|
“Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına ılişkin Kanun Tasarısı” Hakkında Görüş ve Öneriler
Prof. Dr. İsmail DUMAN
ıTÜ Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümü
19.03.2003 tarihinde Prof. Dr. ısmail DUMAN ile Bor madenleri konusunda söyleşi yapıldı. Hocamızın Maden Kanununu ile ilgili görüşlerini sunuyoruz.
6309 sayılı Maden Kanununu 1985 yılında değiştiren 3213 sayılı yasa, olumlu yanları olmakla birlikte, madenleri liberalleştirme uğruna MTA’yı kısıtlamanın ve metalurjik üretimin altyapısı olarak madencilik faaliyetlerini anlamlı kılan Etibank, KBı ve MKE gibi KıT’leri bölüp/parçalayıp özelleştirmenin (bir sonraki aşamada yabancılaştırmanın) yolunu açmak üzere yürürlüğe konmuştur. Tüm olumsuzluklarına rağmen 3213 sayılı yasa, başka yasalarla belirlenmiş alanlara tecavüz etmiyor ve Anayasaya aykırılık içermiyordu.
Bugün üzerinde tartıştığımız ve şiddetle eleştirdiğimiz yeni madencilik yasası tasarısı ise her türlü hukuk, kamu vicdanı, sosyal barış, sosyal devlet, kaynak ve çevre koruma, ekonomi, ulusallık ve yurtseverlik ölçütünün dışında bir işgal icazeti, bir sömürgeleştirme ve talan girişimidir.
Bir yasa taslağı veya tasarısı nitelemesini asla haketmeyen bu metin 35 maddesi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 23 ayrı maddesine aykırılık göstererek kendi alanında ulaşılması zor bir rekor kırmaktadır.
Açık adıyla "Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına ılişkin Kanun Tasarısı" madencilik sektörünü temsil ettiğini iddia eden bazı örgütler, yerli ve (Yüksek Yargı tarafından faaliyetten menedilmiş) yabancı şirket yetkilileri ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bürokratları eliyle gizlice hazırlanmış ve nasıl sağlandığı pek belli olmayan sınırlı bir siyasi desteği arkasına almıştır. Tasarı, 57. Hükümetin Bakanlar Kurulu tarafından 06.05.2002 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilmiş ve 09.05.2002’de komisyonlara iletilmiştir. Ancak, 57. Hükümetin ömrü yetmeyip araya seçimler girince zaman aşımına uğrayan tasarı kadük olmuştur. Öngörülen yasadan olumsuz etkilenecek toplum kesimlerinin itirazına, ilgili meslek odalarının tüm uyarılarına ve Bütçe Plan Komisyonundaki yoğun tartışmalara rağmen, bu yasa tasarısı 58. Hükümetin Başbakanı Sayın Abdullah GÜL tarafından 07.01.2003 günü TBMM Başkanlığı’na – ne yazık ki, aynen 57. Hükümetin düzenlediği şekilde – gönderilmiştir.
Tasarı son biçimiyle yasalaşırsa;
1. Zeytinlikler kayıtsız koşulsuz maden işletmeciliğine açılacak;
2. Madenci şirketler karşı çıkarsa korunması gerekli taşınmaz yeni bir Kültür ve Tabiat Varlığı ilan edilemeyecek; Koruma Yüksek Kurulu’na kültürel varlıklarla ilgisi olmayan dört bürokrat üye daha katılacak; Koruma Kurullarına da yine kültürel varlıklarla ilgisi olmayan dört bakanlığın temsilcileri katılacak;
3. Madencilik çalışmalarında, ne arama ne de işletme aşamasında ÇED aranmayacak, Çevre Bakanlığı’nın bu alanda yetkisi olmayacak; bu çalışmalar, bileşimi belirsiz bir komisyonun isteğine uygun bir taahhütnameye göre yürütülecek;
4. Yeni bir milli park oluşturabilmek için artık Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı da razı etmek gerekecek;
5. Kazı yapılamayan, yapı yapılamayan, atık dökülemeyen kıyılarda bundan böyle maden, petrol ve jeotermal enerji işletilebilecek;
6. Ağaçlandırma alanlarında da madencilik yapılabilecek;
7. Meralarda madencilik yapılabilecek;
8. Madencilik yapılabilsin diye ıstanbul’a içme ve kullanma suyu sağlamada yararlanılan barajların korunma kurallarını belirleyen yönetmeliği artık ıSKı değil Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı hazırlayacak.
Halen mevcut sekiz ayrı kanunla çelişen yeni yasa tasarısı daha adil, daha saygılı olmak yerine, ulusal ekonomiyi destekleyen, çevreyi ve toplumsal mirası korumaya çalışan, kıyıları, meraları ve orman varlığımızı sakınan bu yasaları ortadan kaldırmayı veya işlevsiz kılmayı yeğlemektedir. Bunu yaparken de "... ve Bazı Kanunlarda Değişiklik ..." ibaresini kullanarak konuyu önemsizmiş gibi göstermeğe çalışmaktadır.
Yasa taslağının marifetleri bununla kalmıyor:
- Maden ocağından ihraç limanına kadar olan taşıma giderlerinin vergiden düşürülmesi prensibini getirmeye çalışan tasarı ham cevher ihracatını özendirerek topraklarımızı yabancı şirketlerin ucuz hammadde deposu haline getirmeğe kalkışmakta,
- ıhracat yapıldığı taktirde gelir ve kurumlar vergisinden 5 yıl süre ile bağışıklık ve vergi indirimleri uygulayarak talan niyetini pekiştirmekte,
- Rezerv tüketimi karşılığında vergi indirimi yapılmasını,
- SSK işveren hissesinin devlet hakkından indirilmesini ve
- Ucuz elektrik sağlanmasını öngörerek,
tüm halka külfet olarak yüklenecek bir teşvik sistemini getirmeyi planlamaktadır.
- Kamu kuruluşlarının elindeki ruhsatların bölünmesine ve özel kesime açılmasına izin vererek,
- Anayasaya aykırı olarak özel şirketler lehine kamulaştırma esasını yerleştirerek,
- ızinsiz ve ruhsatsız çalışmaya yol açacak yeni düzenlemeler getirerek,
- "Kanunlar çatışması" yaratarak,
sosyal barışı tehdit etmektedir.
- Aşırı ve plansız üretime yol açıp dış pazarlarda ham cevher fiyatlarını düşürerek ülkemizin kendi kendisiyle rekabet etmesine yol açmaktadır.
Kazancın yabancı şirketler ve onların yurt içindeki temsilcileri adına bu denli özelleştirildiği, riskin ise bu denli kamulaştırıldığı bir yasa ulusal bağımsızlığını dişiyle tırnağıyla kazanmış bir ülkede değil ilkel bir kabilede bile önerilemez.
04.06.1985 tarih ve 3213 sayılı maden kanununun değiştirilmesi gereken maddeleri ve tamamlanması gereken eksiklikleri elbette vardır.
3213 sayılı yasayı büyük ölçüde kusursuzlaştıracak bir kaç öneri söylece sıralanabilir:
• Yeraltı doğal kaynaklarının işletilmesinde kayıplara, yatağın en değerli bölümü alınarak büyük bir bölümünün bir daha çıkarılamayacak şekilde yeraltında bırakılmasına izin verilmemelidir. Bu amaçla özellikle metal madenleri için Dünya ve Ülke konjonktürüne uygun olarak belirlenecek cut-off grade değerlerine uyulması işletme izinlerinde yasal zorunluluk haline getirilmelidir.
• Madenciliğin ham madde ihracı için değil Ülke ekonomisinin ihtiyacını karşılamak için yapılması özendirilmelidir. Bu amaçla, çıkarılan cevherin yurt içinde ikinci, üçüncü ve uç ürünlere doğru metalurjik üretimle işlenmesini mümkün kılan tesislerin kurulmasını sağlayacak ortaklıklar oluşturulması ön koşulu ile ilgili madencilik faaliyeti teşvik edilmelidir.
Yurt içinde metalurji, kimya ve seramik sektörlerinde ilgili fabrikaların yokluğu nedeniyle değerlendirilemeyen cevherlerin çıkarılmasına ve ihracına caydırıcı yasal sınırlamalar getirilmelidir.
• Bilinen rezervleri azalan madenlerin aranması teşvik edilmeli ve ihracı stratejik rezerv saklamak üzere yasaklanmalıdır.
• Maden işletme projeleri kendi fizibiliteleri ve ÇED’leri dışında Ülkemizin doğal sermayesini de göz önünde bulunduran bir yarar/zarar kıyaslamasıyla değerlendirilmeli ve teşvik veya kısıtlamalar buna göre yapılmalıdır.
• Zuhuratın teknolojik işletmesinin yapılamadığı durumlarda el emeği madenciliği (artizanal madencilik) yeniden örgütlenmeli ve desteklenmelidir.
• Madencilik sektöründe iş güvenliği, işçi sağlığı ve çevre sağlığı önlemleri sıkılaştırılmalıdır.
• Madencilik sektörünün amaca uygun gelişimini izlemek, yönlendirmek ve desteklemek üzere yeni ve özerk Akademi, Enstitü ve Üst Kurullar oluşturulmalı, MTA yeniden yapılandırılmalıdır.
• Madencilik ve Üllke ekonomisi ile ilgili uygulamalar hakkında başka sektörlerin istek ve kaygıları da göz önüne alınmalı, yasal düzenlemeler ve uygulama kararları Sivil Toplum Kuruluşları, Meslek Örgütleri, Yerel Halk Örgütlenmeleri ve ilgili tüm sektör yöneticileri ile demokratik kurallar çerçevesinde ve "göstermelik" olmayan şekilde tartışılarak yeniden ve Ülkemizin ve Toplumumuzun çıkarlarına uygun bir şekilde oluşturacak stratejiye göre hazırlanmalıdır.
Ham cevher üretmek üzere madenciliğin teşvik edilmesi Ülkemizin ekonomik bunalımdan çıkmasına yardımcı olmak şöyle dursun, yoksulluğun daha da artmasına yol açacaktır. Bunun Dünya çapında bilimsel istatistiklerle belgelenmiş sayısız örnekleri vardır. DÜNYADA MADEN ıHRAÇ EDEREK KALKINMI½ TEK BıR ÜLKE YOKTUR.
180-250 milyon Doları Bor, 200-220 milyon Doları Mermer ve 80-100 milyon Doları Krom, Boksit, Kuars, Florit vb. gibi madenlerden sağlanan yıllık 600 milyon Dolar civarındaki toplam maden ihracat gelirlerimizin yılda 6 milyar Dolara nasıl çıkarılacağı merak konusudur. Eğer Hükümet’in bu iddiası doğru ise, bu iddianın altından bir "toplu satış" niyetinin çıkmasından korkmak gerekir.
Son 1,5 yıldır sırasıyla Altın, Bor, Toryum ve Neptünyum ile ilgili olarak ortaya atılan abartılı rakamlar Türk insanına sıkıntılı günlerinde moral vermek gibi masum bir amaç taşımıyor olabilir. Bilinen altın rezervleri en az 20 kat, ederi ise en az 200 kat şişirilmektedir. Toryum elementinin enerji sektöründe kullanılıp kullanılamaycağını görebilmek için en az 20-30 yıllık bilimsel araştırmaya ihtiyaç vardır. Bor madeninin yıllık Dünya ticaret hacmi 900 milyon Dolar iken bor cevheri satarak nasıl zengin olabiliriz?
Saflaştırılmış borik asit içinde Ülkemizden çıkışı kilogram başına 30 – 40 cent olan bor elementinin, metalik haldeki kilogram fiyatının 2000 – 5000 Dolar olduğunu unutmamak gerekir. Tüm bu madenler söz konusu olduğunda afaki verilere dayalı toplam ağırlık hesabı yapılmakta ve sanki bir günde hepsi satılacakmış gibi katrilyon Dolarlardan söz edilmektedir. Böylesine zenginlikler üzerinde oturduğunu düşünen yurttaşlarımızın aklına gelen ilk soru "Bunları neden çıkartmıyoruz?"; yanıtı ise "Teknik imkansızlıklar!" olmaktadır. Çare arayan ikinci soru ise "Yabancı şirketler gelip çıkartsa ve bize bunlardan pay verse olmaz mı?" şeklindedir. Kamuoyunu yanıltan ve bilincini çarpıtan bu dezenformasyonların kaynakları konusunda başta siz Milletvekilleri olmak üzere tüm Halkımızın uyanık olması gerekmektedir. "Dünyanın en zengin Neptünyum yatakları bizde!" bilgisi kim tarafından ortaya atılmıştır? ½iddetli radyoaktif bir element olan Neptünyumun analizini hangi bilim adamı, Türkiye’nin neresindeki topraktan numune alıp hangi aleti kullanarak, hangi laboratuvarda yapmıştır? Önce internet aracılığıyla "Anonim kişiler" tarafından ortaya atılan bu bilgi çarpıtmaları ilk olarak basına sonra siyasete ve giderek bütün millete dalga dalga yayılırken ortaya birden bire yeni bir "Maden Yasası Taslağı" çıkıveriyor. Ülkemiz insanlarının "gözünü toprağın altına diken" bu tür girişimler, Türkiye’de hükümetlerin insiyatiflerinin dışında ve siyasetçilerimizden çok daha becerikli ve profesyonel odaklar tarafından yapılıyormuş gibi görünüyor.
Ülkemizde halen geçerli olan 4 Haziran 1985 tarih ve 3213 sayılı Maden Yasası yeterince liberal iken, yeni ve daha liberal (hatta son vidasına kadar gevşetilmiş) bir yasaya neden ihtiyaç duyuldu?
Sözkonusu yasa tasarısının tüyler ürperten bazı maddeleri hangi gailelerle kaleme alındı?
Maden üretip, maden satarak sahiden kalkınabilirmiyiz?
Madenciliği geliştirerek sağlayacağımız istihdam ülkedeki işsizliği ne derecede azaltabilir? Bu istihdamı sağlarken yeni işsiz orduları oluşturma riskimiz var mı?
Ekonomik yaşamın sadece bir anlamı yeniden düzenleme girişimi olan bir yasa tasarısı, ülkenin yasal düzeninde aşılması çok güç bir kriz yaratabilir mi?
Tüm bu sorulara doğru yanıtları bulmak için, yasa tasarısı bağlamında Türkiye’nin ve Dünyanın madencilik açısından bir fotoğrafını ortaya koymak ve globalleşmenin (yeni dünya düzeninin) madencilikten ne anladığını daha iyi anlatmak üzere bu fotoğrafın arkasındaki planı evrensel ekonomi, evrensel finans, evrensel hukuk ve evrensel değerler açısından irdeleyip özetlemeye çalışacağız.
MADEN HUKUKU AÇISINDAN DÜNYADA NELER OLUYOR? (YENı MADEN YASALARININ GLOBAL ARKA PLANI)
Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle tek kutuplu hale gelen dünyanın askeri, ekonomik, kültürel, ticari ve siyasi kurallarını yeniden koymayı hedefleyen kapitalizm, yedi sekiz ulusdevlete yayılmış sistemsel varlığını tek elde toplayıp çokuluslu şirketlerin aracılığı ile sermayesini de tekelleştirerek (70’li yılların ikinci yarısından itibaren kendini hissettirmeye başlayan ekonomik durgunluğu (stagnasyon) aşmak ve bir daha da ona yakalanmamak için) bu sermayenin tüm dünyada serbestçe yuvarlanıp dolaşmasını ve yuvarlandıkça çığ gibi büyük, önlenemez, acımasız ve ezici bir güç haline gelmesini planladı. ışe koyulmak için bazı önkoşullar zaten hazırdı. Gelişen ulaşım, iletişim, bilişim teknolojisi finans sermayesini dünyanın daha önce girilmemiş/girilememiş en uzak köşelerine kadar taşıdı. "Dünya küçücük yuvarlak bir köy" oluverdi. Küreselleşme yada globalleşme günlük söz dağarcığımıza yerleşti.
Küreselleşme dünyaya yayılıp yerleşirken, 1970’lerde borç sarmalına takılan, ve tasarruf oranları düşük ve dış yardıma ve yatırıma muhtaç ülkelerin iktidarlarını iyice çaresiz bıraktı. Yeni borç vermek için yeni "acı reçeteler"! Bütçe kısıtlamaları, kamu harcamalarının kısıtlanması, vergi oranlarının düşürülmesi, finansal liberalleşme, serbest döviz kurları, ticaretin serbestleştirilmesi, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, yasaların bir örnekleştirilmesi, ulusal devlet yekililerinin uluslararası kurumlara devredilmesi...
"Hasta adamların" iyileştirilmesi için değil ama ölümle dirim arasında tutulması amacıyla bu reçeteleri yazmak üzere IMF görevlendirildi. Zor durumdaki ülkelere dış yatırım olsun diye "pis teknolojilerin" transferini Dünya Bankası organize eder oldu. Dış yatırımları ulusal devletlere kaptırmak yerine özel şirketlere aktarmak üzere IFC (Uluslararası Finans ½irketi) ve bölgesel yatırım bankaları görevlendirildi. Dış yatırımları garanti altına almak için ise MIGA kuruldu. Bu örgütler, çaresizleştirilen ülkeleri küresel kapitalizmin istekleri doğrultusunda yeniden yapılandırmayı inatla sürdürüyorlar. Borçlandırılmış ve borçlanmayı sürdürmek durumundaki ülkeler, kol saatini ve ceketini bit pazarında satan insan misali, başta madenler olmak üzere tüm doğal kaynaklarını global sermayenin çokuluslu şirketlerine açmak zorunda kalmaktadır. Tıpkı liberalizmin yaratıcısı Adam Smiş’in ekonomiyi düzenleyen "görünmez eli" gibi bu defa görünmez bir ağız, kalkınmakta olan ülkelerin hükümetlerinin, yüksek bürokratlarının kulağına “yeni maden yasaları yapın, yeraltınızı bize açın" diye fısıldıyor!
Gerçekten de, 1985-1995 yılları arasında dünyanın 90 ülkesinde yeni maden yasaları çıkartıldı. Bugün ise, medencilikte yeni yasal düzenlemeler yapan ülke sayısı 130’u bulmuş durumda.
Ülkemizde pek çok alanda hâlâ Osmanlı’dan kalma yasalar varken, henüz 1985 yılında yapılmış yeni madencilik yasasının daha "mürekkebi kurumadan" tekrar bir maden yasası çıkartma fikri size de ilginç gelmiyor mu?
Kaynak
|
0 Yorum